Monday, November 20, 2017

Dünyanın değişen halleri

Geçen haftaya, ABD Başkanı Trump’ın Asya gezisine ve Zimbabwe’de ordunun yönetime el koymasına ilişkin haberler damgasını vurdu. Bu haberler ve yorumlarda dünyanın, mali krizden bu yana şekillenmekte olan “yeni resmine” ilişkin çok ilginç örnekler vardı. 

Bu örneklerden ikisi özellikle dikkatimi çekti: The Atlantic dergisinde yayımlanan bir haber-yorum, “İlk teması (uzaylılarla) Çin kurarsa ne olur” diye soruyordu. Bir Washintgon Post haberinde, Zimbabwe’de gerçekleşen askeri darbenin arkasında Çin’in olduğu ya da en azından, Çin’in onayının alındığını iddia ediliyordu. ABD liderliğindeki Batı merkezli dünyanın “düzeni” dağılırken, ABD’nin de kültürel siyasi alanda sahip olduğu kimi ayrıcalıkların kaybolmaya başladığı görülüyor. 

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 16, 2017

‘Kanarya’ olarak AKP Türkiye’si

Bir zamanlar, AKP Türkiye’sine, “ılımlı-demokratik bir siyasal İslam olabilir” umuduyla bakanlar, bugünlerde, onun “küresel risk madeninde bir kanarya” (Wall Street Journal) olduğunu düşünüyorlar. Bu bakışa göre, risk değerlendirme kuruluşu Standart and Poor’un “Kırılgan Beşli” listesinin başına koyduğu AKP Türkiye’si, gelişmekte olan piyasalardan başlayacak bir küresel mali krizin ilk habercisi olabilir...

Kanarya’nın mali portresi
Türkiye kapitalizminin önümüzdeki 12 ay içinde, 170 milyar dolar dış borcu yenilemesi gerekiyor...

(...)

Monday, November 13, 2017

Karmaşık ve patlayıcı

Irak ve Suriye’de IŞİD ile savaş, İslamcı ölüm kültünün devletinin yıkımıyla sonuçlanırken, Ortadoğu’da IŞİD öncesine göre çok daha karmaşık, patlayıcı bir karışım şekilleniyor 
 
Suriye-Irak 
İran’ın Irak yönetimi üzerindeki etkisi arttı, Suriye’de, Şam yakınında bir hava üssü ve Akdeniz’de bir deniz üssü inşa etme (BBC), mineral ve maden çıkartma imtiyazları elde etme konumuna geldi. Hizbullah savaşçıları, cephe savaşları konusunda deneyimlerle, büyük olasılıkla yeni silahlarla Lübnan’a dönüyorlar. Şimdi Hizbullah, artık tüm dikkatini, enerjisini Lübnan iç politikası üzerinde yoğunlaştırabilecek...

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 09, 2017

Bir karadelik olarak Suudi krallığı

Yemen üzerine yazarken, (31/03/2015) Suudi rejimini, ölümden korkarak intihar etmeye çalışan birine benzetmiştim. Sonra gelişmeler, beni “Suudi rejimi bir karadelik olmaya doğru gidiyor” (07/01/2016) düşüncesine getirdi. Şimdi, bu karadeliğin oluşmaya başladığını düşünüyorum.

‘Emareler belirdi’... 
Kral Salman’ın oğlu Bin Salman’ın (kısac MbS) elindeki Suudi rejimi kraliyet ailesinden 11 prensi, düzinelerle bürokratı yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla tutukladı, toplam 800 milyar dolara ulaşan varlıklarını hedef aldı. Tutuklananlar arasında, Ulusal Muhafızların komutanı prens Miteb, milyarder işadamı, Citibank, Twentieth Century Fox, Apple, Twitter gibi dev şirketlerin ortağı, Alwaleed de var. Bu arada iki prens, şüpheli koşullarda ölmüş...

(...)

Monday, November 06, 2017

Ilımlı mı dediniz?



AKP’de temsil edilen siyasal İslam, radikal İslamdan onun Vahabi, Selefi, IŞİD türü versiyonlarından farklıdır. AKP’nin lideri Cumhurbaşkanı “Biz demokratlar” gibisinden ifadeler kullanıyorsa, ülkede seçimler yapılıyorsa, hatta siyasal İslam seküler bir refleksle kendini milliyetçilik yağına bulamaya çalışıyorsa, laik aydınlanmacı, pozitivist özellikleriyle bilinen Kemalizmin söyleminden kimi parçaları cımbızlayarak kullanmaya, hatta Atatürk adını telaffuz etmeye başlamışsa, AKP’nin yükseliş döneminde vurgulandığı gibi, Türkiye’de ılımlı (liberal- demokratik pratiklerle uyumlu) bir İslamdan, onu temsil eden bir partinin yönetiminden söz edilebilir... diye düşünüyorsanız, yine yanılıyorsunuz?

Dün dünle beraber gitti...

Dün Büyük Ortadoğu projesinin eşbaşkanıydık. Radikal İslama karşı en iyi güvenceydik. İçerde ve dışarda, liberal, Avrupalı dostlarımıza ılımlı-demokratik bir İslamcı yönetim olabileceğini kanıtlıyorduk. Bunlar dünle beraber gitti. Artık iktidardayız. Ülkenin kültürünü, devletinin yapısını, siyasetinin sınırlarını istediğimiz gibi şekillendiriyoruz.

Artık kimliğimizi, projemizi açıkça sergileyebiliriz. Artık, “davranış biçimlerinin bir sonraki kuşağa genetik olmayan yollarla aktarımı” olarak da...

Thursday, November 02, 2017

Çin tipi şeyler

Çin Komünist Partisi 19 Ulusal Kongresi, Şi Cinping düşüncesiÇin tipi sosyalizmin yeniden canlanması gibi ifadelerle tanımlanan yeni bir dönemi başlatıyor. Şi’nin konuşmasına ve Halkın Günlüğü’nün İngilizce versiyonunda, bu konuşmayı dünyaya anlatan yazılara bakınca, bu kongreyle, Çin’in küresel bir hegemonya adayı olarak önemli bir eşiği aştığını, adaylığını ilk kez ve açıkça ilan ettiğini söyleyebiliriz. 

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 30, 2017

Akşener rüzgârı

Bir Akşener rüzgârı esiyor. Akşener ve “İyi Parti”ye, “AKP’yi ve Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırabilecek, ülkeyi parlamenter demokratik hatta laik bir düzene geri götürebilecek bir güç olabilir” umuduyla bakılıyor. Aynen, 15 yıl önce AKP yükselirken (laiklik beklentisi dışında) olduğu gibi. Yine arzular, kanaatler, sistemli düşüncelerin, fanteziler de gerçekliğin yerini alıyor...

Arzular kanaatler yerine biraz düşünce... 
“Biz insanları kendileri hakkında söylediklerinden değil, yaptıklarındanhareketle değerlendiririz” önermesini sol aslında çok iyi biliyor ama kimi zaman birileri nedense unutarak, “niyet okumayın” saçmalığını ciddiye almayı seçebiliyor. AKP karşısındaki deneyim, böyle unutmaların neye mal olduğunu çok iyi gösterdi. 

(...)

Thursday, October 26, 2017

1, 2, 3... Tüm iktidar merkeze!

AKP liderliği, Ankara ve İstanbul olmak üzere kimi büyük kentlerin belediye reislerini istifaya zorlayarak, siyaseti ve ekonomiyi (kaynakları) tek bir liderin iradesine tabi kılmak, totaliter bir devlet yaratmak yolunda bir adım daha atıyor. 

Ancak merkezi devletin yerel yönetimleri denetimi altına alma adımı, “seçimlegelen seçimle gider” fantezisi bir yana, kapitalizmin günümüzdeki dinamikleriyle uyumlu değil. Bu nedenle, ülkedeki ekonomik, siyasi istikrarsızlığı daha da derinleştireceği kesin. AKP’de temsil edilen siyasal İslamın yerel ve uluslararası sermaye birikim süreci üzerindeki asalak karakteri de iyice ortaya çıkaracak, içeride toplumun yüzde ellisi ve dışarıda gelişmiş kapitalist devletler karşısında aşmakta zorluk çektiği meşruiyet sorunu daha da derinleşecek.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 23, 2017

İktidar ve kültür


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Siyasi iktidar olduk ama sosyal ve kültürel alanlarda iktidar değiliz” yakınmasından sonra, siyasal İslama yakın düşünce kuruluşları durumdan vazife çıkarmaya başlamışlar.

SETA, 24 Ekim’de “Türkiye’de Kültürel İktidar Sorunu” başlığıyla, “Kültürel iktidar meselesi önemli tartışma konularından biridir. Kültürel alanın erken Cumhuriyet döneminden itibaren belirli bir zümrenin egemenliğinde olması ve son yıllarda bu duruma yönelik dengeleme arayışları tartışmayı daha da ilgi çekici kılmaktadır” saptamasıyla sunulan bir panel gerçekleştiriyor.

SETA’nın sunuşundaki saptama, bana Benjamin Martin’in geçen yıl yayımlanan The Nazi-Fascist New Order for European Culture (Avrupa Kültürü için Yeni Nazi-Faşist düzen) başlıklı kitabını anımsattı.

(...)

Thursday, October 19, 2017

Pazartesiden devamla...



Pazartesi yazımda, bu krizin aşılabilmesi için kapitalizmin kendini birçok açıdan yenilemesi gerektiğine, ancak yenilenmiş bir kapitalizme, bir büyük savaş kavşağından geçmeden giden yolun haritasının henüz ortada olmadığına değinmiştim. O harita yok ama bir büyük savaş kavşağına giden yolun haritası yavaş yavaş şekilleniyor.

‘Büyük güç rekabeti çağı’
Son yıllarda, devletler arası dengelerdeki değişimin hızlandığını, bir “güçlerdengesi” çağına girdiğimizi birçok kez konuştuk. ABD’de, Stratejik ve BütçeDeğerlendirmeleri Merkezi’nin geçen haftalarda yayımladığı, Büyük GüçlerRekabeti Çağında Güç (askeri güç. E-Y) Planlaması başlıklı rapor (...)

Monday, October 16, 2017

Bu kapitalizm, bu kriz, bu model...

Küresel kapitalizmin yapısal krizini, yönetenlerin çaresizliğini sergileyen bu kadar veri, bu kadar kısa sürede çok ender olarak ortaya dökülür. Dünya ekonomisi 2007 krizi öncesindeki zaafları sergiliyor. IMF uzmanları, vergileme teorisine “şok” yaratan katkılar yapıyor. Başta ABD Merkez Bankası Başkanı Yellen olmak üzere, merkez bankaları başkanları, dünya ekonomisinin işleyiş dinamiklerini artık anlamadıklarını itiraf ediyorlar.

Kısacası, bu mali kriz başladığında vurguladığım gibi, bu kapitalizm bu krizden çıkamaz. Bu krizin aşılabilmesi için kapitalizmin kendini birçok açıdan yenilemesi gerekiyor. Sorun şu ki bu kapitalizmden o kapitalizme, bir büyük savaş kavşağından geçmeden giden yolun haritasına ne hükümetler ne de merkez bankaları sahip.

(...)

Thursday, October 12, 2017

İktidar ve korkusu

“AKP kaybederse Türkiye kaybeder” ve “Her kim Gezi olayları ile FETÖ ihanetinin ilgisinin olmadığını söylerse ya cahildir ya kendisi de aynı ihanetin içindedir. Kim bölücü örgütün eylemleri ile DEAŞ’ın saldırılarının alakasının bulunmadığını iddia ediyorsa ya dünyadan bihaberdir ya da aynı dünyanın bir parçasıdır” iddiaları anlığımda bir kapıyı araladı. 

Bir partiyi bir ülkeyle özdeşleştiren, her şeyi her şeye bağlayarak, herkesin “bize” karşı komplo içinde olduğuna, bu durumu göremeyenlerin de ya cahil ya da hain olduğuna inanan anlayışın araladığı kapıdan dışarı, Alman sosyolog Klaus Theweleit’in, en son ne zaman okuduğumu bile unuttuğum, Male Fantasies (Erkek Fantezileri - 1987) kitabı çıktı. 

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 09, 2017

Evet ama yetmez!

Geçen hafta gelişmeler bir kez daha gösterdi: Evet, otoriterlik ve neoliberalizm kavramları ülkedeki siyasi, ekonomik modeli açıklamaya yardımcı olabilir ama yeterli değil. AKP projesine direnmeye kararlı olanların, taktik ve stratejilerini bu iki kavramın dışına taşarak düşünmeleri gerekiyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Sunday, October 08, 2017

“Yeni Otoriterlik” kavramı üzerine notlar


Nasıldergi_ 07 Ekim 2017, Cumartesi
Son on yılda, özellikle mali krizden bu yana gittikçe artan sayıda ülkede demokrasinin, gerek arkasındaki ekonomik model, gerekse de kurumsal yapıları bağlamında, “yeni otoriterlik” olarak tanımlanan bir olgunun etkisiyle  gerilediğini savunan bir yaklaşımın, liberal ve sosyal demokrat çevrelerde, etkin olmaya başladığı söylenebilir.

Faşizm - Yeni Otoriterlik

Faşizmden farklı olduğu varsayılan bir “ yeni otoriterlik” Avrupa’da, ABD’den Filipinlere, enerjisini, neo-liberalizme, küreselleşmeye, düzenin seçkinlerine güvenlerini kaybeden halktan alarak yükseliyor. Bu nedenle, canlı bir “popülizm” tartışması, “yeni otoriterlik” tartışmalarına eşlik ediyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 05, 2017

İngiltere dersleri

Pazartesi günü, “Dün ağza alınamayan şeyler, artık söylenebilir olmakla kalmıyor, geniş kabul görmeye başlıyor” demiştim. Diğer bir deyişle neo-liberalizmin 30 yıllık rakipsiz egemenliği altında, ekonomi ve siyaset alanında yerleşmiş “algısal kilitler” artık kırılıyor.

Financial Times’da, ekonomide artık yeni fikirleri muhalefetin ürettiğine (Payne, 28/09/17) doğal tekel durumunda olan su, taşımacılık, enerji gibi sektörlerde özelleştirmelerin beklenen sonucu vermediğine (Harford, 29/09/17); bu özelleştirmelerin ülkeyi bir rantiye cennetine çevirdiğine, yükü omuzlamanın da vergi mükellefine kaldığına (Ford, 01/10/17) ilişkin yorumlar, Theresa May’in “konut krizini özel sektör çözemeyecek” saptaması da algısal kilitlerdeki kırılmayı yansıtıyorlar.

Diyalektik işte... 
Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine gelmesi, üye sayısının iki kat artarak
600.000 kişiye yükselmesi, partinin son seçimlerdeki beklenmedik başarısı, geleceğin iktidar partisi konumuna yükselmesi bu “algısal kilitlerin” kırılmaya başlamasıyla yakından ilişkili.

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 02, 2017

Yeni ‘sağduyu’ yeni ‘merkez'

1980’lerden mali krize kadar, ekonomi yönetiminde “sağduyu”, serbestleştirmeyi, özelleştirmeyi, vergileri indirmeyi, krizin faturasını halka çıkartmak için “kemer sıkmayı” gerektiriyordu. Kapitalizm, savunulması bile gereksiz bir hakikatti. Sosyalizm ise iflas etmiş bir dogma. Bir sosyal demokrat parti, eğer seçim kazanmak istiyorsa ağzına, bırakın sosyalizmi, devlet müdahalesi, vergilendirme, sendikal haklar gibi konuları almayacaktı. O dünya şimdi, en azından Avrupa’da, geride kalıyor.

Geçen hafta İngiltere’de, Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi konferansında, ardından da Muhafazakâr Parti lideri Theresa May’in Merkez Bankası’nda yaptığı konuşmalar, artık başka bir dünyaya ayak bastığımızı gösteriyordu.

Sosyalizm ve kapitalizm yeniden

Dün ağza alınamayan şeyler artık söylenebilir olmakla kalmıyor, geniş kabul görmeye başlıyor.

(...)

Thursday, September 28, 2017

‘Zamanın ruhu’ olarak Almanya...

Almanya genel seçimleri, “zamanın ruhu”nun çok güzel bir örneğini oluşturuyor.

Merkez çöküyor 
Almanya seçimlerinde iki büyük merkez partisi, muhafazakâr CDU ve sosyal demokrat SPD, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en düşük oyu aldılar. Faşist eğilimlerini açıkça sergilemekten çekinmeyen AfD, oylarını büyük ölçüde arttırdı, meclise 94 temsilciyle girerken 3. parti (Doğu eyaletlerinde 2. parti) konumuna yerleşti. Bu gelişmeler Avrupa’daki genel siyasi iklimin bir parçası. 

Tüm Avrupa’da siyasi kutuplaşma keskinleşiyor. Merkez partiler çöküyor. Fransa’da Macron merkezin silahındaki son kurşundu. Ne ki, Macron zaferiyle muhafazakâr ve sosyal demokrat merkez partilerinin krizini daha da derinleştirdi. Böylece sağda faşist özellikler sergileyen Ulusal Cephe’ye partisinin önü açıldı. Şimdi, Fransa’da Ulusal Cephe’nin yükselişini ancak sol siyasetin radikalleşmesi engelleyebilecek.

Bu konuda en iyi örnek, İngiltere’deki, Ulusal Cephe benzeri UKİP partisi. UKİP siyasi iklimi değiştirerek Brexit’e yol açtı. Ancak, İşçi Partisi’nin merkezi terk ederek sola doğru, sınıfsal temelde kendini yenilemeye başlamasıyla silindi gitti. 

(...)

Monday, September 25, 2017

Uygarlığın sonuna doğru- II

Yapay Zekâ ve Büyük Veri olgularına değinmiştim. Ancak uygarlığı doğrudan tehdit eden başka gelişmeler de var: Ekonomik kriz, yerel savaşlar, yeni soykırımlar, İslamcı terör, büyük güçler arasındaki rekabette, Wall Street Journal’ın deyimiyle, “real politik ortamına geri dönüş” bir yana, son yıllardasıklaşan, 4-5 kategori gücündeki kasırgalar, her yaz tekrarlanan aşırı sıcaklar, dünyanın bir tarafı kuraklıktan kırılırken, diğer tarafında, şiddetli sağanak ve yağmurların getirdiği tufan düzeyinde su baskınları...

Harvey, Irma, Maria...
Kapitalist uygarlık, enerji ve hammadde gereksinimlerinde hidrokarbon tüketimine bağımlı biçimde gelişti. 

(...)

Thursday, September 21, 2017

‘Oyunun sonu’ ve Godot’ya dair...

AKP’de temsil edilen siyasal İslamın dışında kalanlar açısından dünya adeta Beckett’in tiyatro oyunlarına benzemeye başladı. Örneğin, eğitim sistemindeki son gelişmeler ve “Oyunun sonu.” Kör ve yatalak Ham, soruyor: “Ne oluyor, ne oluyor?” Uşağı Clov cevap veriyor: “Bir şey olduğu yok, şeyler kendi seyrini izliyor.” Ya da, başbakanın “Değişimi okumak, değişime göre kendimizi de gözden geçirmek zorundayız” sözlerinden esinlenirsek: “Bir şey olduğu yok! On beş yıl önce başlayan ‘değişim’ kendi seyrini izliyor”... ‘

Değişim’ diyerek...
Her şey, şimdi artık ıskartaya çıkarılan Zaman gazetesinin, Taraf’tar liberallerin, “darbe geliyor” korkutmalarıyla boğazımıza tıktığı “değişim” fantezisiyle başlamadı mı?
“Değişim” ilerledikçe siyasal İslam...

(...)

Monday, September 18, 2017

‘Otoriterlik’ ve demokrasi

Faşizmden farklı olduğu varsayılan bir “otoriterlik” Avrupa’da, ABD’den Filipinler’e, enerjisini neo-liberalizme, küreselleşmeye, düzenin seçkinlerine güvenlerini kaybeden halktan alarak (faşist hareket de öyleydi) yükseliyor. 

Karizmatik bir siyasetçi, bu enerjiyle, seçimleri kazandıktan sonra yasama, yürütme ve yargıyı kendi elinde toplamaya, medyayı denetimi altın almaya, muhalefeti, devletin denetleme-dengeleme organlarını etkisizleştirmeye başlıyor (faşist lider, hareket de öyle yapmıştı). Bu süreçte, “bize” yabancı bir “öteki”ni hedef alan nefret ve şiddet işlevsel oluyor (faşizmde de öyleydi). 

Yeni otoriterlik” savına göre, bir kişinin (OrbanTrumpErdoğan olabilir) otoriter eğilimlerine karşı, demokrasiyi savunmamız gerekiyor. Ancak, “bir kişinin otoriter eğilimlerine” odaklanan bakış, o kişiyi, o eğilimleri uygulama noktasına taşıyan, orada tutan özgün toplumsal hareketi, tarihsel koşulları göremiyor. Savunmamız istenen “demokrasi” de oldukça sorunlu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, September 14, 2017

Antifa

ABD’de, liberal medya ve entelektüelleri, beyaz üstünlüğü hareketini, Nazi selamı verip Zieg Heil sloganı atan grupların yükselişini durdurmak için “her türlü yöntemi” kullanacağını söyleyen Antifa’yı mahkûm etmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Obama yönetiminden Andy Slavitt“aptallar, hayvanlar” sözcüklerini kullanıyor. Kaliforniya temsilcisi Nancy Pelosi, Alt-right’ın medyatik sözcülerinden, Milos Papadoupouls’un Berkeley Üniversitesi’ndeki konuşmasının iptal edilmesine yol açan eyleme katılanların tutuklanmasını istiyor. 

Antifa ise, “İlk tepkimiz hiçbir zaman şiddet değildir, ama şiddet, siyaset çantamızdaki aletlerden biridir” diyor. Gerçekten de, eylemlerinin çoğu olaysız geçen Antifa’nın, eğitim tartışma grupları olduğunu, Harvey kasırgası sırasında, felaket bölgesinde halkın yardımına koştuğunu görüyoruz.

Antifa’nın tarihsel kökleri 
Trump aday olduğundan bu yana etkinliklerini artıran faşist gruplara karşı sokak eylemleriyle dikkat çekmeye başlayan Antifa’nın tarihsel kökleri, 1930’lara, Nazilere direnen, Antifaschistische Aktion hareketine kadar gidiyor. 

(...)

Monday, September 11, 2017

Uygarlığın sonuna doğru iki eğilim

Kapitalist uygarlığın sonuna doğru yol alırken insanlık, teknolojik gelişmelerle yakından ilişkili iki eğilimle yüz yüze. Bunlardan biri intihar eğilimi, öbürü de yenilenme... Bu eğilimlerden hangisinin belirleyici olacağını, Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus çalışmasındaki kavramları ödünç alırsak, “arzulayan makine” olarak insanın“kâr makinesi” olarak sermaye karşısındaki tutumu belirleyecek.

(...)

‘Yapay zekâ’ - ‘Büyük veri’
Son dönemin teknolojik gelişmeleri içinde en çok Yapay Zekâ (YZ) ve “BüyükVeri” üzerinde tartışılıyor. Bu tartışmalara bakınca, intihar ve yenilenme eğilimlerini çok kolaylıkla görebiliyoruz.

(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Saturday, September 09, 2017

Şerif Mardin üzerine eski bir yazı Yıl 2007

Cumhuriyet 19.09.2007
GLOBALPOLİTİKÜLTÜR

Bir 'Semptom' Olarak Prof. Şerif Mardin
Prof. Şerif Mardin 'in Ayşe Arman 'la yaptığı söyleşi ( Hürriyet /06/09), 1990'larda "de facto" hızlanan, şimdi yeni bir anayasayla da "de jure" hale gelmek üzere olan "restorasyon" sürecinin en önemli dinamiklerinden "transformismo" (1) olgusuna ilişkin çarpıcı bir örnek oluşturuyor.
Şimdiden bilemeyiz... Bekleyiniz
Mardin, Arman'ın "Hayat tarzımız değişebilir mi? Malezya olur muyuz? Kadınların gerçeği?.. Takıyye mi yapıyorlar? İstediğim gibi giyinemeyecek, Boğaz'da içki içemeyeceksem ne yapacağım? AKP'ye merkez sağ demek doğru mu? AKP konusunda yanılmış olabilir miyiz" olarak özetleyebileceğimiz sorularına, özetle, "Korkularınız yersiz olmayabilir. Bilemeyiz, bekleyip görmek gerekir" gibisinden cevaplar veriyor.
Böylece, söyleşi, iki işi birden "başarmış" oluyor. Birincisi, AKP'den huzursuz olanların, haz temelli, "maddiyatçı" ve "dekadan" yaşam tarzlarını (ayrıcalıklarını) kaybetmekten korkan, halkının maddi ve manevi sorunlarına yabancı ve ilgisiz bir seçkinlerden oluştuğuna ilişkin "fanteziyi" bir kez daha pekiştiriyor. İkincisi, Mardin, bu söyleşide, hem bu kaygılara "anlayışla" yaklaşarak Arman gibi düşünenleri, siyasal İslamın "pasif karşıdevrim" sürecine yabancılaştırmıyor. Hem de, "belki de değildir" (Ah! Aziz Nesin .), "bekleyip görelim" diyerek, liberal entelijansiyayı, siyasal İslama bağlayan "değişti-değişmedi" tartışmasına sadık kalarak, pratikte AKP'ye "pasif karşıdevrimi" (restorasyon) tamamlaması için gerekli süreyi tanımakla eşanlamlı bir tutum öneriyor. Bu arada, demokrasi adına, "konuşacaksınız" , "söyleyeceksiniz" gibi, özgürlükçü ve akılcı (inanca değil bilgiye dayalı) bir tartışma ortamı yoksa, pratikte hiçbir etkisi olmayan önerileri sıralıyor.
Mardin'in sözleri, bana, örümceklerin avlarının bedenine enjekte ettikleri uyuşturucu ve protein eritici sıvıyı anımsattı. Demokrasinin biçimselliğine/ritüellerine kanarak, bu bekle gör tutumunu benimseyenler, hem siyasal İslamın toplumsal ilişkilerinin, yasal kazanımlarının yaşam tarzlarını (bedenlerini) gittikçe daha çok sardığını hem de saflarının (kaslarının) gittikçe eridiğini (transformismo), tepki gösterme kapasitelerini yitirdiklerini görecekler.
Prof. Mardin'in, Chantal Mouffe 'tan söz ettiği için, hegemonya süreçleriyle ilgili tartışmaları bildiğini varsaymamız, buradan hareketle de ne yazık ki, akademik ve kişisel saygınlığıyla "transformismo" sürecinde önemli bir katalizör işlevi gördüğünü de kabul etmemiz gerekiyor.
Popülizm ve yerellik
Diğer taraftan, söyleşide, siyasal İslamın tırmanan iktidarına karşı direnmek isteyenlere yararlı olabilecek ipuçları da var. Örneğin, Mardin söyleşiye başlarken konuya Yusuf Akçura 'dan girip Rus Narodnik hareketinden geçerek, sözü AKP'nin karakterini konuşmaya getirdiğinde, karşımıza tam anlamıyla popülist, yerel (ulusal ve vatandaşlık gibi soyut aidiyetlere değil din, tarikat, mahalle gibi somut aidiyetlere dayalı), bu zeminde derin bir biçimde örgütlenmiş (Nakşibendilik) bir siyasi hareketten güç alan bir siyasi parti/hareket resmi koyuyor. Ancak, Mardin, Arman'ın temsil ettiği kesimin duyarlılıklarını "paylaştığı" izlenimini verdikten, bekleyip görmek gerektiğini vurguladıktan, olası itirazlara karşı "demokrasi kaostur" (herkes her istediğini söyler) dedikten sonra, "sakın darbe olmasın" diyerek "gardını" alıyor...
Bunlardan en azından iki ders çıkarılabilir. Birincisi, AKP'nin tabanıyla arasındaki, popülist (havuç/sopa, seçkinler-kalabalıklar dinamiğine, "onurlu yalana" , dayalı) bir ilişkidir. Bu ilişki salt şiddet ve bastırmayla değil, ancak bir "karşıt hegemonya" hareketiyle kırılabilir. İkincisi, belli ki, bu "pasif karşıdevrim" süreci, çok kritik bir aşamada. Siyasal İslam'ın "transformismo" ile yanına çektiği kesimin desteğine hâlâ büyük gereksinimi var.
Solun ve sosyalistlerin, bu konjonktürü değerlendirebilmek için ilk önce aydınlanma geleneğinin ( aklın eleştirisi, özgürlük, demokrasi, toplumsal ilerleme ) çocukları, ürünü olduklarını, bu geleneğin yadsınarak aşıldığı, ama şimdi restore edilmeye çalışılan dini hakikatlere dayalı evrenin içinde, hiçbir düzeyde, var olamayacaklarını anımsamaları gerekiyor... Ondan sonra belki liberal entelijansiyayı da yeniden kazanabilecek bir karşıt hegemonya inşa etmeye girişmek söz konusu olabilir. Bu bağlamda, ulusal bağımsızlık, halkçılık (popülizm değil), tüketim toplumunun kültür ve ahlakına, hümanist bir karşı çıkış, siyasal İslamın hegemonyası altındaki kesimlere ulaşmak için bir başlangıç noktası, bir köprü olabilir.

-->
1) İktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir siyasi hareketin, rakipleriyle arasındaki "alanda" yer alan kanaat önderlerini ve siyasetçileri süreç içinde kendisinden yana "dönüştürmesi" anlamına gelen bu kavramı siyasal İslamın toplumsal yapıyı ele geçiriş sürecini irdelerken, Gramsci nin "Hapishane Defterleri" yapıtından anımsamış, Cumhuriyet'teki yazılarımda, 7 Haziran'da Tempo dergisinde yayımlanan "İran'la-Mısır arasında Türkiye" başlıklı denememde kullanmıştım.  BKZ: http://globalpolitikultur.blogspot.com/2007/06/iranla-msr-arasnda-trkiye.html

Thursday, September 07, 2017

Süveyş olarak Kuzey Kore

Süveyş krizi (1956), kapitalizmin, yaklaşık 40 yıldır gerilemekte olan İngiltere hegemonyası düzenine fiilen son noktayı, Ortadoğu (enerji kaynakları) “portföyünü” ABD’ye devrederek koymuştu. İçinden çıkılmaz bir hal almaya başlayan Kuzey Kore krizi, kapitalizmin ABD liderliğindeki düzeninin dağılma sürecinin son durağı olacak gibi görünüyor. 

Şimdilik üç olasılıktan söz edilebilir. ABD’nin güvenlik mimarisini, müttefiklerini koruma kapasitesini kaybetmiş bir “kâğıttan kaplan” olduğunun ortaya çıkması. ABD yönetiminin bu olasılığı önlemeye çalışırken bir nükleer savaşa yol açması. Krizin Çin’in inisiyatifiyle aşılması.

(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, September 04, 2017

Strateji, politika ve kimi sorular

Perşembe günü stratejiden söz açmıştım, oradan devam edeceğim. Bir siyasi strateji değiştirmeyi amaçladığı şeyi doğru tanımlayabilmeli; bu değiştirme sürecine ilişkin önerdiği siyasi adımlar, iç tutarlılığı olan bir bütünlük oluşturmalıdır.

Tanımlama sorunu 
Bugün Türkiye’de muhalefetin stratejisi neyi değiştirmeyi hedef alıyor? Tek adam yönetimini mi, AKP hükümetini mi? Amaç bunlarla, parlamenter süreçlerle, sınırlıysa (ki, “tek adam yönetiminin” bu süreçleri aştığı da söylenebilir) ilk seçimlerde bu ikisinden birine karşı seçenekler sunmaya ilişkin bir strateji düşünülebilir. 
Eğer “tek adam”, AKP hükümeti ve rejim/devlet, organik bir bütünlük kazanmaya başladı diye düşünüyorsak, siyasal iktidarın tüm düzeylerini hedef alan, her düzeyde sert direnişle karşılaşması kaçınılmaz radikal değişimlere ilişkin bir strateji arıyoruz demektir. 

Lider, parti-devlet ilişkisinin organik bir bütünlük kazanması, toplumda 15 yıldır yaşanmakta olan kültürel dönüşümler, AKP liderliğinin totaliter eğilimleri de göz önüne alınınca, karşımıza “Faşizm” kavramını getiriyor.

(...)



Thursday, August 31, 2017

Anlamak gittikçe zorlaşıyormuş

Beş yılı aşkın bir süre Avrupa Birliği Türkiye temsilcisi olarak çalışmış deneyimli (Türkiye’nin yakın zamana kadar demokratikleşmekte olduğunu düşündüğüne bakılırsa, T. S. Eliot’un “deneyimi yaşamış ama anlamınıkaçırmış” dediği türden) diplomat Marc PieriniCarnegie için yazdığı son yorumda, “Ankara’nın iç ve dış politikasının arkasındaki stratejiyi anlamak hergün biraz daha zorlaşıyor” diyor. 


Gerçekteyse, Ankara’nın politikalarının arkasındaki stratejiyi anlamak kolay. Esas anlaması zor olan, muhalefetin, özellikle de ana muhalefet partisinin izlediği politikaların arkasındaki strateji.

Yazının devamını okumak için tıklayınız


Thursday, August 24, 2017

Trump’ı seyrederken...

Trump’ın, devlet başkanı olduk­tan sonra yaşadıklarını izlerken, Türkiye’de sağlı sollu liberalle­rin, siyasal İslamın yükselişini kolaylaş­tırırken ağızlarına doladıkları “seçilmiş­ler ve atanmışlar” ikilemini anımsadım. Bunların kapitalist devletin liberal de­mokratik biçiminin işleyişini, liberal de­mokrasiyi anlamaktan uzak, popülist de­magoglardan farksız olduklarını bir kez daha düşündüm.

Trump ve öteki hükümet
Donald Trump seçim kampanyası bo­yunca, sürekli sağ popülist (faşist) du­yarlılıkları kaşıdı, “kurulu düzeni”, “Was­hington elitlerini” eleştirdi, Amerika’yı yeniden büyük yapmaya, ekonomik ko­rumacılıkla yeni iş yaratmaya söz verdi. Trump büyük kana ve hazineye mal olan savaşlardan çıkacaktı; “ABD artık dün­yanın polisi olamazdı”; “Önce Amerika” gelecekti.
Trump’ın seçilmesi şok yaratır­ken ben, Anayasa Profesörü Micha­el Glennon’ın Ulusal Güvenlik ve Çifte hükümet ve Andrew Kreig’in Başkan­ları oynatan kuklacılar başlıklı çalışma­larından da yararlanarak “ABD devleti­nin yapısını da göz önüne almak ge­rekir” diyordum.
(...)

Thursday, August 10, 2017

Bir tartışmanın özü…

“Evrim teorisi” doğru mudur yoksa “herhangi bir akıl yürütme biçi­mi midir?” “Müftülüklere nikâh yetkisi dini yaşam tarzını dayatmakla ilgili midir?” soruları aslında “en eski ayrışmayı”, günümüzde de özgürlük mücadelesinde yapılan tercihleri yansıtıyor.

‘Bir’ midir, ‘çok’ mudur?
Varlık “bir” midir yoksa “çok” mudur? Bu ayrışmanın ilk sistemli biçimini Platon ile Aristoteles’in varlığa ilişkin savların­da bulabiliyoruz. Platon’un ünlü “formlar” teorisine göre, insanın yaşam alanındaki şeyler aslında insanın deneyiminin dı­şında kalan mükemmel formların, eksik yansımaları, adeta “gölgeleri” (mağara allegorisi) “kopyalarıdır” (şaire ilişkin eleştirileri). Bu idealist bir düşüncedir ama bizi hemen, varlığın bir çokluk (ne kadar “şey” varsa o kadar form) olduğu düşüncesine götürür. Aristoteles için ise varlık, töz düzeyinde, “ilk neden”, “hare­ket etmeyen (değişmeyen) hareket ettirici (değiştirici)”tanrı olarak “bir”dir. 
Bu ayrışmayı fizik alanındaki (molekül­ler, atom altı parçacıklar, kuantum par­çacıkları ve sicim teorisi gibi) gelişmeler üzerinden yenilersek.

(...)

Monday, August 07, 2017

Kapitalist devlet üzerine kısa notlar

(12 Ocak 2012)
I
Çok uzun bir aradan sonra, Türkiye komünist hareketi yeniden devlet ve rejim konularını tartışıyor. Aydemir Güler’in Komünist’in 6 Aralık sayısında yayımlanan “İkinci Cumhuriyet’e Geçiş: Öznel bir saptama mı?” başlıklı yazısı bu alanda önemli bir katkı oluşturuyor. Bu gerçekten sevindirici.
“Devlet” kavramı etrafındaki teorik tartışmaların ortadan çekilmiş olması, AKP’nin yükseliş sürecinde içine düşülen vahim hataların, boş beklentilerin oluşmasında, önemli bir role sahip.
Örneğin, kimi “solcular”, modern komünizmin tarihinin devlet üzerine zengin teorik birikiminden yararlanmak yerine, kültür endüstrisinde üretilen kanaatlerle hareket etmeyi seçmeselerdi, AKP Hükümeti’nden, (devlet olarak nitelenen “şey”in özelliklerini düşünmeye zahmet etmeden) haklar ve özgürlüklerin geliştirilmesi anlamında bir “demokratikleşme”, “Kürt sorunu” konusunda bir “çözüm” beklemez, “Evet ama yetmez” saçmalığıyla ortalığa atlamaz, bu beklentilerle bizzat AKP hükümetinin, onu taşıyan siyasi hareketin yükselmesine katkıda bulunan “yararlı salaklar” konumuna düşmezlerdi.
Bu tür saçmalıkların yeniden sol içinde ortay çıkmasını engellemek, daha çıkarken tanıyarak, yerli yerine (kapitalist sınıfın yanına) koyabilmek için devlet kavramıyla ilgili teorik tartışmaları canlandırmak ve hızlandırmak gerekiyor.

II
Genel olarak kapitalist devletin özellikleri, Marksist devlet teorisi, özel olarak da Türkiye’deki devletin “Tipi”, “Biçimi”, “Rejimin niteliği”, Türkiye komünist hareketinin (tüm akımlarıyla birlikte) en kitlesel, en umutlu, en örgütlü, yaygın ilişkilere ve toplumda en geniş etkiye sahip olduğu 1970’lerde, en çok tartışılan, üzerinde en çok deneme yazılan alanlardan biriydi.
Dahası bu tartışmalar, komünist hareketin kadrolarının teorik merakından, salt Marksizm’i geliştirme kaygılarından kaynaklanmıyordu. Bu hareket, neredeyse bütünüyle, siyasi (iktidara talip olma anlamında) faaliyetini inşa ederken, devlet üzerine yaptığı saptamalardan çok büyük ölçüde yararlanıyor, hatta, bu faaliyetinin en önemli özelliklerini, hedefini, bu saptamalardan çıkarsıyordu. Bu öyle ciddi, önemli, kararlı bir ilgiydi ki, “devlet”in niteliğiyle ilgili olarak  geliştirilen, “oligarşik diktatörlük”, “tırmanan faşizm”, “açık/gizli faşizm”, “faşist diktatörlük, “siyasi gericilik” türünden çeşitli analizlerden hareketle ulaşılan kimi siyasi sonuçlar kimi zaman trajik durumlara yol açabiliyordu.
O zaman komünist hareketin hemen tüm akımları, devletin doğasını esas olarak kavramış, eski bir deyişle devletle, iktidarla, gerçekten karşı karşıya gelindiğinde, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” uyarısındaki ikilemle de karşı karşıya kalınacağı gerçeğini daha baştan kabul etmişlerdi. Bu konuda ne kadar haklı ve gerçekçi olduklarını, 12 Mart Darbesi’nde, “1977 1 Mayısı”nda, sonra Maraş katliamında, nihayet 12 Eylül askeri darbesinde gördüler. Tüm bunlara karşın “devlet” tartışması 1980’lerde giderek devreden çıktı ve yerini, son derecede yüzeysel bir “post modern” sivil toplum- devlet ikilemi, salt  kaba kanaatlerden kaynaklanan demokratikleşme umudu aldı. Liberal demokrasinin tarihiyle, demokrasiyle diktatörlük arasındaki akrabalıkla çok az kimse ilgileniyordu, devletler arası ilişkiler alanında, emperyalizm kavramı ortadan kaybolmuş, demokrasi ve devlet kavramları sorgulandığında imkansızlığı hemen kendini göstermeye başlayan bir “Demokratik devletler birbiriyle savaşmaz” savına dayanan bir fantezi dünyasında yaşamaya başlamıştık.
Geride bıraktığımız 10 yıl içinde, yaşamın pratiği bu teori taklidi yapan fantezinin mistiğini ortadan kaldırdı, onu tüm çıplaklığıyla “bir fantezi olarak” gözler önüne serdi. Mali krizle birlikte “sağ” devletin önemini yeniden keşfeder (var olan biçimler artık istenen sonuçları vermediğinden) liberal demokrasiye alternatifler arar, aslında çoktan şekillenmeye başlamış biçimlerin teorisini yapmaya,  geliştirmeye çalışırken, komünistlerin de devlet konusuna, 1970’lerdeki ciddiyetle dönmeye başlaması giderek büyük bir önem kazanıyor.
Aydemir Güler’in yazısı işte bu açıdan bence önemli; üzerinde durmak, Aydemir’e yaklaşımını daha da geliştirmesine olanak verecek soruları sormak, eleştirileri yöneltmek, bu sırada paralel ya da varsa karşıt çalışmaları da hızlandırmak gerekiyor.

III
Aydemir Güler’in “Birinci Cumhuriyetin yıkılışı, ve İkinci Cumhuriyetin kuruluşu” değerlendirmesiyle gündeme getirdiği, devlete ilişkin önemli bir “değişikliğe” işaret eden saptamasına katılıyorum. Bence Aydemir’in bir önceki Cumhuriyete geri dönmenin olanaksızlığına, bunu ayakta tutan sınıfların ve sınıflar koalisyonunun (iktidar bloku?) dağılmış olmasına yaptığı vurgu da  çok yerinde. Aydemir “Birinci ile İkinci Cumhuriyet arasındaki farkın en önemli boyutu, komünist hareketin strateji güncellemelerinde ve somut açılımlarında ortaya konabilir” derken de devlet tartışmalarının en önemli özelliğine “radikal siyasi çekirdeğine” işaret etmiş oluyor.  Tüm bu saptamalarımdan sonra ben de “tartışma sürmelidir” çağrısına katılıyor, bu anlamda “etik bir sorumluluk” olarak cevap vermek (diyaloga girmek anlamında) gerektiğini düşünüyorum.

IV
Bu çağrıya cevap verirken, kendime “nereden başlamalı” diye sorunca “başından başlamalı” diye düşündüm. Şöyle: Önce genel olarak Kapitalist devlet üzerine, Komünist/Anarşist hareketin geleneği, “eleştirel teori” denen daha geniş bir alanın ürünleri içinden kazandığımı düşündüğüm saptamalarımı aktaracağım. Aşağıda, özetleyeceğim yaklaşımı ve değerlendirmeyi kolaylaştırmak için, alıntı yapmak yerine, bana kritik noktalarda esin kaynağı olan kimi yazarların adlarını anmak istiyorum.
Benim açımdan, devlet üzerine düşünme sürecimin başlangıcında, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Marx’ın Kapital, Cilt III’de XLVII. bölüm, II. Alt bölümdeki “egemenliğin ve bağımlılığın dolayısıyla devletin özgün biçimi” üzerine olan paragraf, Lenin’in Devlet ve Devrim, (ama benim için) daha da önemli olan Devlet Defteri (Mavi defter) oluşturuyor. Ondan sonra Antonio Gramsci, 1970’lerde devlet tartışmalarının en canlı döneminde, kapitalist devlet tipini, sermaye ilişkisinden türetmeyi deneyen “Alman Okulu” nun katkıları, tabii Poulantzas geliyor.
Bundan sonra benim de  konuyla ilgili okumalarımda (SSCB’de ki devlet tipi üzerine tartışmalar bir yana) 1990’ların sonuna kadar uzanan bir boşluk oluştu, ta David Harvey’in Kapitalist üretim tarzı altında mekanın üretimi üzerine yazdıklarını, özellikle 1985 tarihli “Kapitalizmin jeopolitiği” makalesini okuyana kadar. O makaleyi okuyunca, sermaye birikim rejimleri, düzenleme sistemleri üzerine Fransız “Düzenleme okulu”ndan öğrendiklerim, Foucault’un, iktidarla ilgili, nüfus kontrolü, disiplin ve cezalandırma üzerine tarihsel gözlemleri, “hakikat rejimi” gibi kavramları yeniden anlam kazanarak bir araya gelmeye başladı. Deleuze ve Guattari’nin, “kapitalist makine”, Lacan’ın “Reel” kavramları da devleti düşünme çabalarıma yardımcı oldu, olmaya da devam ediyorlar.
Bu teorik haritayı daha fazla uzatmadan, belki son olarak Bob Jessop’un çalışmalarını da andıktan sonra devleti düşünme modelimi kısaca özetlemeye geçebilirim.
V

Hemen vurgulamak isterim ki ben kapitalist devleti ne bir araç ne de bir kurum olarak düşünmekten yana değilim. “Araç” bir pasiflik, eline geçirenin istediği gibi kullanabileceği bir nötrlük ima ediyor. “Kurum” ise başı sonu, sınırları belli, saptanmış bir yapıntıya işaret ediyor. Ben devleti özellikle, belli sınıfsal nitelikleri olan siyasi güç odakları, daha doğrusu, sınıf iktidarının kristalleştiği düğüm noktaları arasında oluşmuş bir örüntü (network) olarak düşünmekten yanayım: Bu bağlamda, devlet deyince aklımda, sürekli hareket halinde, adeta macun gibi belli bir plastikliğe sahip, sınıf mücadelesinin basıncı altında, sınırları daralan genişleyen ama her zaman sınırlarında bir belirsizliği koruyan, girdilerle beslenen çıktılar üreten bir “organizma” şekilleniyor.
Daha açılmış haliyle şöyle özetlemeyi deneyebilirim: Ben Kapitalist toplumda devletin, sermayenin mekan ve zamanda hareketini, zamanı ve mekanı düzenleme süreçlerini kolaylaştıran, kar oranları karşıt eğilimlerinin hareketini düzenleyen (düzenlemeye çabalayan), ekonomik kriz sırasında bu yönde gereken mali, kurumsal değişiklikleri gündeme getiren, emek denetim sistemlerini, biopolitiği pratikte uygulayan, uygulanmasına bekçilik eden, ideolojik aygıtları yaratan, olanları yaşatan, ya da imha eden, sermayenin yeniden üretim sürecine uygun öznellikleri oluşturan kültürel süreçlerin gelişmesini teşvik eden, destekleyen, bir organik ilişkiler ağı, bir “organizma” olarak düşünülmesinden yanayım.
Bu bağlamda, devletin politikalarıyla, reflekslerini, (a) bu organizmanın kendi ideolojik/kültürel yapılanmasının, personel kaynağının sınıfsal özelliklerinin, yönetim teknolojisinin, güç noktalarını birbirine bağlayan ağın fiziksel özelliklerinin oluşturduğu iç yapılanması, diğer bir deyişle, onu toplumun geri kalanından ayrı bir organizma olarak tanımlamamıza izin veren belirleyici karakteri olduğu kadar,  (b) bu organizmanın yaşaması için gerekli girdilerin özellikleri de belirleyecektir.
Bu girdileri, esas olarak, ideoloji/ kültür, personel, mali kaynaklar, yönetim ve iletişim bilgi işlem, disiplin, cezalandırma ve kontrol teknolojileri oluşturur. Bu girdiler devletin organizması içinde metabolize edilerek (işlenir-tüketilir)siyasi karar ve reflekslere dönüşür.
Girdiler - organizma (metabolize etme süreci) - siyasi çıktılar, bir sınıflar matrisinden, başka devletlerden, dolayısıyla bir egemenlik bağımlılık ilişkileri zincirinden oluşan bir “ekosistem”de  gerçekleşir. Bu ekosistem bu girdilerin özelliklerini, organizmanın metabolize etme hızını, girdilerin tedarikinin, çıktıların üretiminin, toplumda işleme süreçlerinin kalıcı olup olmayacağını belirler. Buna karşılık, bu organizmanın refleksleri, genişleme daralma halleri, çıktıları bu ekosistemi sürekli değişmeye, yeniden şekillenmeye zorlar.
VI
Son olarak devletin “varoluş” koşulları üzerine düşünür ve çalışırken ulaştığım kimi sonuçları paylaşmak istiyorum. Bu bölüme, “Devlet nedir?” gibi ilk anda  çok garip gelen bir soruya ilişkin bir anekdotla başlayacağım. Birkaç yıl önceydi ODTÜ’de bir uluslararası sempozyumdan sonra, misafirlerden bir kısmıyla,  daha dar bir toplantı, fikir alış verişi yapmak için bir araya geldik, Alex Callinicos, Kees Van der Pjil, Galip Yalman bir kaç başka akademisyenin yanı sıra bir grup doktora öğrencisi de vardı.  Emperyalizm, kriz, küreselleşme derken konu devlet kavramına doğru geldi, ben yıllardır beni rahatsız eden bir soruyu ortaya attım: Devlet nedir? Ne zaman devlete baksam ancak bir parçasını görüyorum. Tamamını neden göremiyorum? Tamam, polis devlettir, ama devlet polis değildir. Asker devlettir, mahkeme devlettir ama devlet ne mahkeme ne askerdir gibi... Bu bağlamda tamamını bir türlü görmediğim, deney alanım içine alamadığım, ama her zaman karşımda duran “şey” nedir? Bu soruyla, tam bir cevap bulamadan bir süre oyalandık. Son anda Kees, bana göre çok anlamlı, kafamı açan bir ifade kullandı. Kant’ın III. Kritik’te geliştirdiği “yüce” (sublime) kavramına atıfla, “state is a sublime object” (devlet yüce bir nesnedir) dedi.
Gerçekten de, devletin parçalarını kavrarız, bunların bir bütünselliğe ait oluğunu hayal ederiz, hissederiz, ama bütününü “kavrayamayız”. Bu da bizde devlete karşı korku, saygı, huşu, şaşkınlık, hayranlık gibi özel bir grup duyguyu, onu ve politikalarını kabullenme eğilimini oluşturur.
Gerçekten de devlet yukarıda değindiğim parçalar değildir ama bu parçalar devlettir. Bence devlet bu parçaların birlikte bir “bütün” oluşturmasına olanak verdiği varsayılan örüntü (ilişkiler ağı) var olduğu müddetçe, hatta o örüntü olarak var olur.
Bu varsayım (toplumun devleti algılayışı) zayıflamaya başladığında örüntü zayıflamaya başlar, devlet krizi ortaya çıkar. Bu varsayım kaybolmaya başladığında da örüntü çözülmeye, devrim olmaya başlar. Bu varsayım sınıflar mücadelesinin basıncıyla, ya da bir dış travmayla(işgal gibi) tümüyle dağılabilir.
Devlet bu parçaların arasındaki örüntünün var ettiği bir şeyse, buradan, varlık, varoluş ve görüntü kategorilerinden hareketle düşünmeye devam edebiliriz.
Bu noktada Platon’un “mağara” metaforunun materyalist bir okuması bize yardımcı olabilir. Bu “metaforda” üç unsur ve düzey var, biri mağaranın dışında var olan ve içindekilerce bilgisine doğrudan ulaşılamayan “şey” (Formlar). İkincisi, içerde mağaranın duvarına yansıyan, içerdekilerin yaşam dünyasına, deney alanına giren gölgeler. Üçüncüsü,  bu gölgelerin, içerdekilerin bu gölgeleri kavramasına olanak veren görüntüleri (şekilleri).
Devleti oluşturan, tüm parçaları birleştiren örüntüyü, mağaranın dışındaki (bütünlüklü olarak kavranamayan şey) “varlık” kavramıyla betimler, mağaranın dışındakini, devletin tümüyle var olma halini, ontolojik düzey olarak kabul edebiliriz. 
Devletin bu varlığının, günlük yaşamımıza, burada, şimdi (zaman ve mekan içinde),deney alanımıza giren parçalarını (mağaranın duvarındaki gölgeler) “varlığın” (ontolojik düzeyde devletin), “yaşam dünyamızdaki hali” varoluşu (existence) olarak düşünebiliriz. Son olarak, bu “varoluşun” bizim tarafımızdan algılanan halini ifade etmek için de görüntü kavramından yaralanabiliriz.
“Varoluş” durumunda bu varoluşun içeriğindeki bileşenlerin arasındaki göreli ilişkilerin denklemi bize, bir görüntü verecek, bu unsurların arasındaki ilişkiler değişince, “varoluş”un içeriği aynı kalmakla birlikte bu görüntü değişecektir.
Bu felsefi modeli devlete uygularsak, Marx’ın Kapital Cilt III’de  vurguladığı “egemenliğin ve bağımlılığın... özgün biçimi” saptamasını, devletin varlık, ontolojik düzeyine ilişkin bir tanımlama olarak düşünebiliriz. Bunun “varoluş” haline gelince, kapitalist devletin, monarşist, “demokratik”, Faşist, oligarşik gibi biçimlerini konuşabiliriz. Bu “varoluş”u oluşturan bileşenlerin arasındaki düzen (birbirileri karşısındaki ve bütün içindeki göreli “varlık yoğunluklarını”, etki güçlerini ifade eden denklem) değiştikçe, devletin biçimi sabit kalmak koşuluyla “rejimi”, bu biçimin bize kendini gösteriş, bizi etkileyiş hali değişmeye başlayacaktır...
Buna karşılık devletin biçimindeki değişiklik,  “egemenliğin ve bağımlılığın özgün biçimi”, varlığının tanımlayıcı ilişkisi, sabit kalmakla birlikte, devleti oluşturan ilişkiler ağına, örüntünün içine giren unsurların, kapsanan iktidar noktalarının değişmesinin, var oluş düzeyinde yaratacağı sonuçlara ilişkin olmalıdır.
Özetle, devleti düşünürken, farklı soyutlama düzeylerini (varlık, varoluş- görüntü /kapitalist devlet, farklı biçimler ve rejimler gibi) göz önüne alarak düşünmek gerekecektir.
VII
Bu düşünceler üzerinden devam edersem, I. Cumhuriyetten, II. Cumhuriyete geçişin, hangi anlamda bir değişikliğe karşılık olduğu sorusu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Devletin kapitalist devlet olmaya devam ettiği konusunda bir kuşkumuz sanırım olamaz. Geriye, bir biçimden öbürüne geçiş mi, yoksa biçim (varoluş özellikleri) aynı kalmak koşuluyla, görüntüde yaşanan (rejime ilişkin) bir değişiklik midir söz konusu olan?
Aydemir Güler’in çözümlemeleri bana, eğer doğru okuyabildiysem,  salt bir rejim değişikliğinden öte bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşündürtüyor. Bu konuda Aydemir’e katılıyorum. Ama bu “öte”nin de derinleştirilmesi, tanımlanması, sonunda devlet biçimine (kapitalist sınıf iktidarının, yaşam dünyamızdaki özeliklerine) ilişkin bir yargıya dönüşmesi gerektiğini de düşünüyorum.