Thursday, August 27, 2009

Küreselleşmeden kim yararlandı?


ABD’de en zengin %0.01’in toplam zenginlik içindeki payı


‘Terorizmle’ Savaşa Hamas da Katıldı

Bir süredir, ABD dış politika çevrelerinde Hamas’ın “olgunlaşmaya başladığına” artık “muhatap alınması” gerektiğine ilişkin yorumlar görülüyordu. Hamas’ın 14/15 Ağustos’ta Gazze’de Refah kasabasında, İslam Emirliği ilan eden bir örgüte karşı gerçekleştirdiği kanlı operasyon da, Batı’da, ABD çevrelerinde olumlu karşılandı; “olgunlaşmanın” bir örneği olarak algılandı. Şimdi dikkatler, haklı olarak bu “olgunlaşma” süreci üzerinde yoğunlaşacak. Ama ben madalyonun öbür yüzüne de bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Hamas’ın olgunlaşması…

ABD’nin dış politika çevrelerinin önemli kuruluşlarından Council on Foreign Relations’ın dergisi Foreign Affaires’in Temmuz/Ağustos sayısında, Michael Bröning (Friedrich Ebert Vakfı Doğu Kudüs Şubesi Direktörü, Dei Welt, Der Spiegel yazarlarından) imzasıyla yayımlanan “Hamas 2.0: İslami Direniş Örgütü Olgunlaştı” başlıklı yazı, Hamas’ın derin bir ideolojik dönüşüm yaşamakta olduğunu, Batı’nın bu dönüşümü göz önüne alması gerektiğini savunuyordu.

Aynı derginin eylül/ekim sayısından Prof. Charles Tripp’in (Londra’daki School of Oriental and African Studies) makalesinde, “tüm Müslüman siyasetin yerel olduğu” vurgulanıyor, diğer bir deyişle uluslararası siyasette Batı’yı, ABD hegemonyasını tehdit etmediğine dikkat çekiliyordu. Nitekim Hamas, kurulduğundan bu yana, eylemlerinde ABD’yi hedef almamaya, kendini Filistin sorunuyla sınırlamaya çok dikkat etti.

Lübnan’da yayımlanan The Daily Star yazarlarından Rami G. Khouri’de pazartesi günü, US Institute of Peace’in (1984’te Reagan tarafından kuruldu, yönetim kurulunu ABD devlet başkanı atıyor) “Hamas: İdeolojik katılık ve siyasi esneklik” başlıklı raporuna göndermeyle, ABD yönetiminde Hamas’a karşı daha nüanslı bir yaklaşımın şekillendiğine dikkat çekiyordu. Tony Karon da, Time’ın son sayısında “Hamas’ın terorizmle savaşının arkasındakiler” başlıklı yazısında, Refah operasyonunun ABD yönetiminde olumlu yankı yaptığını, Hamas’ın da, Lübnan’dakiHizbullah, Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi yerel koşulların ürünü olduğuna, toplumsal tabanına karşı duyarlılıklarına işaret ediyordu. Tony Karon kendi bloguna (rootlesscosmopolitan.com) koyduğu yorumunda da Hamas’ın, Batı’ya “Eğer bizim kötü olduğumuzu düşünüyorsanız bir de El Kaide’yi deneyin” dediğini yazıyordu.

…Ne anlama geliyor?

Özetle Hamas’ın, hemen tüm liderliği kendinden ayrılan kadrolardan oluşan bir radikal örgütü imha ederek “terorizmle mücadeleye” katıldığını, Batı tarafından muhatap alınabilmesi için beklenen işareti verdiğini söyleyebiliriz.

Bu gelişmelerin, demokrasiyi seçimlere indirgeyen liberalizmin, Hamas ve benzeri örgütleri antiemperyalist olduğunu düşünen sol popülizmin saflarında dikkatle izlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Pek umutlu değilim, ama yine de kimi önemli noktalara değinmeye çalışacağım. Birincisi, Hamas’ın ortak ideolojik (dini) varsayımlara, geleneğe, hatta tarihe sahip olduğu insanlarla arasındaki farklara -ne de olsa bu insanlar Hamas’a sahip olduğunu iddia ettiği inançların siyasi sonuçlarını anımsatıyorlardı- konuşarak çözüm aramak yerine, bir camiye saldırmayı göze alarak imha etmeye çalışması düşündürücü. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün dağıttığı bir video, cami baskını sırasında Hamas görevlilerinin kimi militanları infaz ettiğini gösteriyormuş. Belli ki Hamas, Yasama Konseyi’nin Güvenlik Komitesi Başkanı İsmail Asharq’ın El Ahram Weekly’ye belirttiği gibi Gazze’de hiçbir siyasi rakibe izin vermeye niyetli değil: “Hükümet, ister entelektüel, ister etik, ister yurtsever olsun hiçbir sapmaya izin vermeyecektir… Biz savaşan bir Müslüman toplumuz. Sapmalar kabul edilemez, akli dengesi bozuk insanların, halkımıza kendi gündemlerini dayatmasına ihtiyacımız yok”. Buyurun size demokrasiye ve Filistin halkını gelecekte nasıl bir devletin beklediğine ilişkin bir ipucu.

Hamas deneyiminde, siyasal İslamı antiemperyalist bir hareket olarak görüp destekleyen popülist sol için de değerli dersler var. Hamas gibi diğer siyasal İslam akımları çoğu kez, mülk sahibi sınıfların yerel çıkarlarından hareketle şekillenen, kendileri iktidarlarına emperyalist sistemde bir yer açmaya çalışan sınıf ve tabakaların ürünü. Bunların, antiemperyalizm olarak görülen ABD ve İsrail düşmanlığının merkezinde, bireysel özgürlükleri, sınıfsal hakları, eşitlik kavramlarını yadsıyan, tüm bunları bugün konuşmamıza olanak sağlayan Aydınlanma geleneğine karşı çıkan, son derecede karanlık bir çekirdek var.

Siyasal İslamın, koşullar oluştuğunda, emperyalizmle kolaylıkla uzlaşarak, onun yerel taşeronluğunu üstlenmesine izin veren de işte bu çekirdek…

Wednesday, August 26, 2009

‘İslam Dünyası Bir Mezbaha’

“Ramazan ayı başlarken İslam dünyası bir mezbaha”. Bu başlık bana değil, Lübnan’da yayımlananThe Daily Star gazetesinin başyazısına ait (21/08/09). Başyazı, ramazan ayının televizyon kanallarında nasıl bir tüketim hummasına alet edileceğine işaret ettikten sonra bu sırada İslam dünyasının adeta bir mezbaha gibi olduğunu, Irak, Afganistan, Cezayir, Mısır, İran, Filistin, Lübnan, Endonezya veyaPakistan’da toplumsal çatışmalara sahne olmaya, kan akmaya devam ettiğine dikkat çekiyor.

Yazar haklı, ancak Afganistan ve Irak ve öbür gönderme yaptığı ülkelerin yanı sıra, ramazan öncesinde Somali’de yoğunlaşan çatışmalar, özellikle Gazze’de Hamas’ın gerçekleştirdiği katliamyeni, önemli gelişmelere işaret ediyor.

Bu savaşlar bitecek gibi değil…

ABD yönetimi halkına, Irak’a neden gittiğini (enerji kaynaklarını ele geçirmek, küresel jeopolitikte stratejik bir yer elde etmek gibi), bu yüzden kukla bir hükümet bile kursa çıkamayacağını açıkça söyleyemedi. Siyasetçiler, özellikle Obama, Irak’tan bir an evvel çıkmayı vaat ettiler. Şimdi, çıkma sürecinin, halkın gözünde ertelenemez hale geldiği noktada, hızla tırmanan bombalı saldırılar, ABD halkına ve ele güne, Irak yönetiminin güvenliği sağlamaktan çok uzak olduğunu kanıtlıyor; böylece, ABD güçlerinin bir süre daha kalmasını, hatta Kürt bölgelerine yeni birliklerin gönderilmesine ilişkin önerilerin gündeme gelmesini çok kolaylaştırıyor.

Afganistan’da yapılan seçimler, yoğunlaşan Taliban saldırılarına, İngiliz ve ABD güçlerinin sayısı hızla artmaya başlayan kayıplarına, özellikle İngiltere’de bu savaşa karşı yükselen kamuoyu tepkisine karşın, olumlu bir sinyal verecek, demokratikleşme sürecinin yolunda ilerlediğini gösterecekti.

Ancak, gerek seçimlere katılan adayların özellikleri, gerek seçimlere katılım oranı, oy verme sürecindeki yolsuzluklar yüzünden bugün bu iddiaları satın alacak birisini bulmak çok zor. Dahası, feodal etnik aidiyetler altında verilen blok oylar temelinde gerçekleşen seçimlerden demokrasi beklemek hayal. Karzai, Peştun oyunu almak istiyordu. Ama, baş düşmanı Taliban da bu etnik gruba ait olduğundan, Türkiye’denDostum’u getirerek Özbek oylarını da almaya çalıştı. Karzai’nin karşısındaki aday, eski dışişleri bakanıAbdullah Abdullah (bir başka ABD imalatı) da Tacik oylarına dayanıyor. Tüm bunlara ek Afgan halkına, Pentagon çevresi analistlerindenThomas Barnett’ın vurguladığı gibi“işgalci süpergücün, rejimi devirmeden önce gündeme getirdiği, sonra iktidara oturttuğu adamı, üstelikde ikinci kez seçmek kalıyor…Gerisini siz düşünün…” (Esquire,20/08/09)

Rüzgâr eken fırtına biçer

Dindarlık söz konusu olduğunda kimseyi yeterli bulmayan siyasal İslamın kimi önde gelen grupları,şimdi onları yeterince Müslüman bulmayan radikal gruplarla hesaplaşmak zorunda kalıyorlar. 15 Ağustos günü Gazze’nin güneyinde Hamas güçleri İbn-i Taymiye camisine saldırdılar, çıkan çatışmada,“Cünd-ü Ensarullah” (Allah’ın izinden gidenlerin askerleri) adlı gruptan 28 militan öldü, onlarcası yaralandı. Somali’de İslami hareketin içinden gelen Şeyh Şerif Ahmet hükümeti şimdi, kendisini ılımlı bulan El Şahbah adlı radikal bir grupla çatışmak zorunda kalıyor. Kuveyt’te yayımlanan El Ceride gazetesi de 13 Ağustos başyazısında “Ilımlı olmak neden bizi teröristlerden kurtaramadı?” diye soruyormuş(Mshari Al Zaydi, El Şark El Evsat,20/08/09).

Müslüman Kardeşler geleneğinden gelerek “Tek çözüm İslam”sloganıyla gelişen, yaygınlaşan siyasal İslam, şiddeti yadsıdığını söylüyor, kendisini katı laik rejimlere karşı mücadele veren ılımlı demokratik bir akım, radikal akımlara karşı bir güvence olarak sunuyor, seçimlerle iktidara gelmenin önemini vurguluyordu. Siyasal İslam, meşruiyetini Müslümanlığın gerçek temsilcisi olma iddialarına dayandırıyor, bu yolla geniş bir siyasi cepheyi şemsiyesi altında tutmaya çalışıyor. Bu arada siyasal İslam içinde yaşadığı toplumları Müslümanlığın dini ilkelerine (hakikat rejimi) ve yaşam kurallarına (biyopolitiği) uygun bir biçimde yeniden şekillendiriyordu.

Ne ki, siyasal İslamın sözcüleri, şiddete karşı olduklarını vurgulamakla birlikte, ne Mısır’da ne Filisitin’de ne de bir başka yerde, kendi şemsiyeleri altında barınan radikal Salafi/Cihadi akımların eylemlerine karşı kesin tavır almadılar. Dahası siyasal İslamın sözcüleri, çoğu kez bunları ortak bir düşmana karşı savaşan gönüllüler ya da laik devletlerin haksız baskılarına dayanamayan sabırsız çocuklar olarak tanımlayarak, durumu idare etmeye çalıştılar.

Hamas 1987’de Müslüman Kardeşler’in bir dalı olarak, barış sürecini, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün laik, ulusalcı politikalarını yadsımak, İsrail’i yok edene kadar savaşmak üzere, kimi yorumculara göre de, Filisitin ulusal hareketini bölmek isteyen İsrail’in onayıyla kuruldu. Zaman içinde Hamas önce siyasi bir partiye dönüştü; çalışmalarını Gazze’de yoğunlaştırdı, 2007’de Filistin birlik hükümetinin çökmesinden sonra bir siyasi darbeyle yönetimi ele geçirdi.

Bundan sonra Hamas’ın Gazze’de yaşamı giderek İslami ilkelere göre örgütlemeye başladığını, toplumu İslamın biyopolitiğine uygun bir biçimde denetim altına almaya başladığını görüyoruz. Hamas bu yaklaşımına yönelik eleştirilere cevap olarak, Filistin siyasetine, El Kaide tipi Salafi örgütlerin sızmasına karşı bir engel oluşturduğunu ileri sürüyordu (El Hayat, 17/08/09). Ancak zaman içinde Hamas’ın, Gazze’nin yönetimini üstlenmesine karşın, gerek halkın yaşamında beklenen iyileşmeleri gerçekleştirmedeki, gerekse geçen yıl İsrail saldırıları karşısında güvenliği sağlamaktaki başarısızlıkları Gazze’de toplumsal havanın değişmesine, özellikle gençlik içinde radikal arayışların artmasına neden oldu.

Saleh el Naami’nin, El Ahram’ın, Gazze’deki İbn-i Taymiye Camisi olayından önceki sayısında yayımlanan yorumunda dikkat çektiği gibi (12/08/09) Hamas, artık Gelgeltadlı, birçok küçük gruptan oluşan Salafi/Cihadi bir şekillenmeyle karşı karşıyaydı. Bu şekillenmenin içindeki gruplar, 15 Ağustos’ta Gazze’de birİslami emirlik ilan ettikten sonra, 28 militanı Hamas güçleri tarafından öldürülen grubun lideri Şeyh Abdul Latif Musa gibi, Hamas’ın dejenere olarak artık seküler (laik eğilimli-E.Y) bir gruba dönüştüğünüdüşünüyorlardı. Abdül Latif Musa’nın Hamas’ı suçlarken “Kendini sahtekâr bir biçimde İslamla ilişkilendiren Tayyip Erdoğan gibi”ifadelerini kullanması da dikkat çekiyordu (Ghassan Charbel, El Hayat 17/08/09). El Şark El Evsat’tan Tarık Alhomayed da Musa’nın bu sözlerinin, “Erdoğan’la, radikal İslam arasındaki balayının bittiğini gösterdiğine” (18/08/09) işaret ettiğini düşünüyor; buna karşılık Müslüman Kardeşler’inliderliğinin Erdoğan’ın İslam için çok yararlı işler yaptığına inanmaya devam ettiklerini aktarıyor.

İktidara gelmek için radikallerle aynı çatı altında toplananlar, şimdi radikallerin kendilerine bakıp, “Bu hainler burada ne arıyor?” diye sorduğunu görünce çok şaşırıyorlar.Siyasal İslam, dün toplumları kendi hakikat rejimini egemen kılarak değiştirirken ektiklerini artık biçmeye başladı. Ne ki bu kanlı bir hasat olacağa benziyor…

Thursday, August 20, 2009

‘Sanılandan Daha Kötü’, ‘Beklenenden Daha Önce’

Geçen haftanın haberlerine göre,İngiltere ekonomisinin durumu daha önce sanılandan daha kötüydü, buna karşılık Almanya ve Fransa, resesyondan beklenenden daha önce çıkmaya başlamışlardı. Wall Street Journal yorumunda, “Avrupa toparlanırken ABD geride kalıyor”diyordu. The Economist de Asya ekonomilerinin şaşırtıcı bir hızla toparlanmaya başladığını bildiriyordu. Demek ki, dünya ekonomisinde resesyondan çıkış süreci belirginleşiyor. Bu sırada 1980’lerden bu yana kafamıza kakılan yalanlar artık gözler önüne seriliyor.

Anglosakson modeli ‘nal topluyor’

İngiltere Merkez Bankası, piyasalara 50 milyar sterlin daha pompalayacağını açıklayarak piyasaları şaşırtmıştı. Enflasyon raporuysa toplumda şok etkisi yaptı:“İngiltere’de faizleri indirdik, sterlin devalüe oldu, bütçe açığı büyüyor, piyasaya likidite basmaya devam ediyoruz”…“Hani biz esnek bir ekonomiydik, Almanya ve Fransa resesyondan çıkarken biz neden hâlâ çıkamıyoruz?” (BBC 14/08)

İngiltere Merkez Bankası BaşkanıMervyn King raporu açıklarken yaptığı konuşmada, toparlanmanın daha önce öngörülenden daha yavaş geliştiğini, geleceğinin belirsiz olduğunu vurguladı. İngiltere’de, GSMH, tepe noktasına göre yüzde 6, imalat sanayi üretimi bir önceki yıla göre yüzde 10 düşmüştü. İşsizlik özellikle genç kuşağı etkileyerek artıyor, 1995’ten bu yana en yüksek düzeye ulaşıyordu. The Guardian’danDavid Blancflower’a göre “bu, insani bir krizi gözler önüne seriyordu”,Genç ve işsiz olmak için ne kadar kötü bir zamandı” (12/08). “III. Yol” eğilimli Prospect dergisinin 23 Temmuz sayısındaki “İngiltere iflas mı etti?” başlıklı denemeye, belki de şimdi “evet” diye cevap vermek gerekiyordu.

Atlantik’in öbür tarafında, Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, yeniden atanması tartışılırken, resesyon bitti, çıkıyoruz gibisinden yorumlara öncelik verir, Wall Street ekonomistleri Bernanke’yi destekleyen mektuplar yayımlarken, geçen hafta ekonomi aniden ters yönde işaretler vermeye başladı. ABD GSMH’sindeki gerileme devam ederken veriler, perakende satışlarda, “tüketici güven indeksinde” “beklenmedik” bir düşüşe işaret ediyordu. Dahası birçok ekonomistin ve CEO’nun saptadığı gibi, perakende satışları toparlanmadan resesyondan çıkmak söz konusu olamayacaktı.

Geçtiğimiz 30 yıl boyunca Anglosakson modeli (serbest piyasa),en verimli, en esnek ve en dinamik, hatta küreselleşmeye en uygun ekonomik model olarak göklere çıkarılmıştı. Bu “halk düşmanı, soyguncu model” (veriler bu modelin en önemli özelliğinin toplumun tümünden, en üst yüzde1’lik kesimine muazzam bir gelir transferi olduğunu gösteriyor), gelişmekte olan ülkelere, mali şantajların yanı sıra, bu propaganda yalanlarıyla da kabul ettirildi. Şimdi bu modeli dünyaya dayatan ülkelerin ekonomileri, serbest piyasa Ayetullahlarının kötülemekten asla bıkmadıkları Avrupa, ama özellikle Almanya ve Fransa ekonomilerinin arkasından nal topluyorlar. Avro bölgesinde ekonomik daralma ikinci dört aylık dönemde yüzde 0.1’de kalırken, Almanya ve Fransa’da aynı dönemde yüzde 0.3’lük bir büyümeyle resesyonun sona erdiğini, yıllık yüzde 1.3’e ulaşan büyüme oranlarının, bu iki ülkenin Çin ve Asya’da başlayan toparlanma eğilimine katıldığını gösteriyordu (WSJ, 13/08). Neo liberal dogmaları kabullenmeye direnmiş ülkelerin, krize ve küreselleşme eğilimlerine çok daha uyumlu olduğuna ilişkin belirtiler de serbest piyasa Ayetullahlarınışaşırtıyordu.

İki farklı kapitalizm

Geçmişte birçok kez, Anglosakson modelinin üstünlüğüne ilişkin iddiaların hegemonya propagandalarının ürünü olduğunu vurgulamaya, örneğin Avro güçlenirken Almanya ve Fransa’da ihracatın artmaya devam etmesine dikkat çekmeye çalışmıştık. Geçen hafta, Anglosakson basınında “Neden Almanya ve Fransa toparlanırken biz geride kalıyoruz” sorusuna cevap arayan tartışmalar, birçok nedenin yanı sıra, bu ihracat kapasitesinin gösterdiği yüksek verimlilik olgusuna da dikkat çekiyorlardı: Almanya ve Fransa’da ekonomik toparlanma, özellikle ihracat artışı üzerinden yaşanıyor, hem de Avro’nun tarihsel olarak güçlü bir döneminde…

Bu yüksek üretkenlik, güçlü ihracat potansiyelinin arkasındaysa, Anglosakson modeli ile Avrupa modeli arasındaki önemli farklardan biri yatıyor. Almanya ve Fransa’nın ekonomilerinde büyüme esas olarak imalat sanayii performansına dayanıyor. Buna karşılık ABD ve İngiltere ekonomilerinde büyüme esas olarak, finansal hareketlere, tüketimi borçlanmayla desteklemeye dayanıyordu.

Şimdi Financial Times da bu noktaya dikkat çekiyor (13/08). Halbuki,Thatcher döneminde, FT başekonomisti Samuel Brittan,“Sanayi illa gerekli mi, neden finansal hizmetler yoluyla bir ekonomi büyümeye devam edemesin” diye soruyordu. Belli ki, bu “her şeyi bilen” mali yayınlar, kapitalizmin en önemli özelliğinden habersizdiler ya da bilmezden gelmeleri gerekiyordu: Mali sektör artı değer üretimi olmadan yaşayamaz. Artı değer ise esas olarak sanayide üretilir. Bu açıdan bakınca Anglosakson modeliyle, Alman-Fransız modelleri arasındaki en önemi fark da ortaya çıkıyor. Aglosakson modelinde ekonomik büyüme esas olarak başka yerlerde üretilen artı değere el koymaya (finansallaşma) dayanırken, Almanya-Fransa modelinde ekonomik büyüme esas olarak artı değer üretimine dayanıyor.

Bu noktadan hareketle diğer farklar da daha bir görünür hale geliyor. Örneğin Anglosakson modeli mali spekülasyonlara, sürekli köpük şişirip dünyanın geri kalanını soymaya, toplumsal istikrarını dış kaynaklarla (başkalarının tasarruflarıyla) finanse etmeye dayanıyor. Bu modelde, çalışanların, tüketicinin hemen hiçbir pazarlık gücü, gelir garantisi olamıyor. Buna karşılık Almanya-Fransa gibi art ı değer üretimine dayalı ekonomilerde toplumsal düzen sanayinin performansına, emekçi kesimlerin ücretlerinden kaynaklanan harcama gücüne dayanıyor, mali spekülasyonların getirilerine, kredi köpüklerine değil.

Anglosakson modellerinde kapasite fazlası /aşırı üretim sorunu kapıya dayanınca, tüketimi arttırmak isteyen devlet, elinde para dağıtmaktan başka araç olmadığını fark ediyor. Buna karşılık, sanayiye dayandığı için, ücret ilişkisinin düzenlenmesine önem vermek, sosyal destek sistemlerini korumak zorunda kalmış Almanya ve Fransa’da devletin, tüketimi desteklemek için piyasaya para dökmek yerine sanayiye destek vermesi, altyapı yatırımlarına yönelmesi söz konusu olabiliyor. “Otomatik düzenleyiciler”de denen işsizlik ödenekleri, sağlık, konut yardımları, eğitim destekleri hem işsizliğin artışını yavaşlatıyor hem de işsiz de kalsa tüketicinin tüketim gücünü, en önemlisi moralini, umudunu korumasına olanak sağlıyor.

Diğer taraftan, Fransa ve Almanya’nın, ekonomilerini zehirli varlıklardan, ev piyasası köpüğünden göreli olarak koruyabilmiş, dünya ekonomisi toparlanmaya başlar başlamaz ihracatlarını arttırmaya başlamış olmaları, ekonomik modellerinin küreselleşmeye (kavramın cilasını kazıyıp aslında bunun sermayenin çelişkilerinin mal ve sermaye ihracatı yoluyla dışlaştırılması olarak düşünürsek) Anglosakson modelinden daha uygun olduğunu göstermiyor mu?

İlhan Ağabey’e yürekten geçmiş olsun diyorum. Mücadele azmine,“joie de vivre”ine güveniyor, bu sağlık sorununu da üstesinden geleceğine inanıyorum.

Thursday, August 13, 2009

‘Fırtınadan’ Sonra ‘De-Globalization’

Mali piyasalarda patlak veren fırtınanın sona erdiğine, depresyon riskinin azaldığına ilişkin bir “consensüs” oluşmuş durumda. Ancak, iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, kriz kavramıyla ilgili. İkincisiyse, dünya ekonomisinin özellikleri yine değişmeye başlaması.

‘Kriz’ kavramı üzerine bir anımsatma

Ekonomi tartışmalarının popüler kültüründe, hemen tüm şiddetli resesyonlara, borsa sarsıntılarına “kriz” etiketi yapıştırmak eğilimi egemen. Halbuki tarihsel deneyler, teorik birikim, “olağanüstü” resesyonların, depresyon durumunun, borsalarda, borç, döviz piyasalarında şiddetli sarsıntıların, uzun dönemli istikrarsızlıklar içinde yaşandığını, bu istikrarsızlıklara yol açan yapısal sorunlar, diğer bir deyişle sermaye brikim sürecinin bir türlü aşamadığı engeller ortadan kalkmadıkça da yaşanmaya da devam edeceğini söylüyor. Bu engeller aşıldığında ekonomi uzun dönemli (örneğin 1950-70 arasında olduğu gibi) bir istikrarlı büyüme dönemine giriyor, resesyonları yumuşuyor.

Bir de “bu kriz o kriz mi?” diye sorarken dikkat çekmeye çalıştığım gibi bu uzun dönemli istikrarsızlık içinde, yapısal değişikliklerin artık kaçınılmaz, ertelenemez hale geldiğini haber veren “dönüm noktalarından” (1929-36) da söz etmek olanaklı. Eğer bu saptamalarımız doğruysa, yaşanan fırtınanın geçmekte olması, ne yazık ki “krizden” çıktığımız anlamına gelmiyor. Nitekim UPI editörü Borchgrave’in aktardığına göre kimi “multimilyar dolar liginden girişimci liderler” en kötü olasılıkların henüz geride kalmadığına inanıyorlar (06/08/09). The Economist de bu hafta, gayrimenkul krizinin şimdi ev piyasalarından, ticari binalar piyasalarına sıçramaya başladığına dikkat çekiyordu. Artmaya devam eden işsizlik, tüketici talebindeki yetersizlik, kapasite fazlası sorunları ve nihayet devletlerin “mali krizini” de unutmamak gerekiyor…

‘De-globalization’

Geçen iki yıl içinde, önce küreselleşmenin geleceğinin tehlikede olduğunu ileri süren kaygılı sesler çıkmaya başladı. Şimdi de giderek artan bir sıklıkta “de-globalization”, küreselleşme eğilimlerinin tersine dönmesi, kavramına rastlıyoruz. Biz 2001 resesyonundan bu yana bu sık sık, tarihin bize küreselleşmelerin kendi ağırlıkları altında çöktüklerini gösterdiğine dikkat çekmeye çalışıyor, bir süredir de küreselleşmenin bir kriz yönetme biçimi olarak tükendiğini savunuyoruz.

Ekonomi tartışmaları şimdi giderek bu “de-globalization” belirtileri üzerinde yoğunlaşmaya başladı. İlk dikkati çeken dünya ticaretinde ve sermaye hareketlerinin yönündeki sert değişmeler oldu. Çevre ülkelere giden yabancı sermaye 2007 yılında 1.2 trilyon dolardan, inanılmaz bir hızla gerileyerek 2009 yılında 363 milyar dolara düştü. Dünya ticaretindeki çöküş de “inanılır gibi değil”: The Economist’in aktardığına göre bu yıl dünya ticareti bir önceki yıla göre dolar bazından yüzde 30’dan fazla gerilemiş (23/07/09). Dünya ticaretinde Financial Times’ın aktardığı gibi kimi yapısal gelişmeler de yaşanıyor: İmalat sanayii şirketleri arasında küresel tedarik zincirlerini tasfiye ederek yerel/bölgesel üreticilere ağırlık verme eğilimi güçleniyor. Küreselleşmecilerin savlarının aksine “uzaklık/coğrafya yeniden önem kazanıyor” (09/08/09). Hava taşımacılığı maliyetinin yarısına yakınını karşılayan birinci sınıf ve“Business Class” bilet satışlarındaki çarpıcı gerilemeler (Le Monde), genelde hava seyahat maliyetini, uzaklık faktörünün önemini arttırırken “de-globalization” eğilimlerine bir yenisini ekleyecek gibi görünüyor.

Diğer taraftan, kurtarma paketleri, belki mali piyasalarda bir çöküşü engelledi ama korumacı eğilimleri de tetikledi. “Serbest piyasa iflas etti, devlet kurtarıyor” anlayışı yaygınlaşmaya, ulus devletin gücü yeniden keşfedilmeye, Financial Times’ta peşi peşine, “piyasalar kendi kendine dengeye gelir”(efficient markets theory) teorisini eleştiren yazılar yayımlanmaya başlarken siyasi yöneticilerin de daha bir inisiyatifle, öncelikle kendi ulusal sınıflar matrisinin dengelerine göre davranmaya başlaması doğal. Bu yüzden mali ve ticari korumacılık önlemleri yeniden artıyor.

Wall Street Journal’ın aktardığına göre, 2009 yılının ilk dört ayında korumacılıkta ve ithalat kısıtlayıcı önlemlerde, bir önceki yıla göre sırasıyla yüzde 34 artış gerçekleşmiş. (05/08/09) Ulus devletler de, mali yardım paketlerinin kaynaklarının ülkelerinde kalmasına özellikle dikkat ediyorlar. The New York Times’tan Floyd Norris’in de işaret ettiği gibi, bu paketlerden yararlanmak isteyen şirketlerin sermayelerini kendi ülkelerine geri getirme eğilimi bir finansal de-globalization başlattı. Norris, bu süreçten en çok, banka sisteminde yerel mülkiyeti kaybetmiş ülkelerin etkilendiğine dikkat çekiyor.